19 Mayıs 2012 Cumartesi

İnsepşın

Yoldayız. Zonguldak-Kozlu arasındaki ışıklardan anımsıyorum bu yolu. Yanımızda kuzenler var. Dedemlere gidiyoruz. Yukarıdakilere. Artık evdeyiz. Yemek yiyoruz. Neden tüm sülale burda pek anlam veremiyorum ama yine de burası çok sıkıcı. Bir ara özel tim harekatları ve devletin farklı düşüncelere sahip insanlara gönderdiği 3 kişiden oluşan bir ölüm timi gönderdiği muhabbeti dönüyor. Yine sıkılıyorum. Saate bakıyorum 7.Babama söyleyip arabayı alıyorum. Evden çıkmadan birden annem çıkıyor karşıma, "nereye" diyor. "Kütahya" diyorum. "Gitme uzak" diyor, tamam. Sokağa çıkıyorum. Araba bir otelin otoparkında. Çıkışı kullanmak çok vakit istiyor. Kestirmeden, çıkıyorum. Sağa sola bakmadan birden yola giriyorum. Direksiyonun başında durmadan gaza basasım geliyor. Arka koltukta m'ali var. Ne ara geldi hiç bilmiyorum. Belki de hep oradaydı. Direksiyona ilk defa bu kadar hakimim. Hız arttıkça daha rahat kullanıyorum. Ani bir dönüş yapıyorum. Takla atmıyoruz şaşırtıcı. Birden arkada polis aracı beliriyor. Sağa çek diyor. Frene basıyorum, durmuyor. Daha da hızlanıyoruz. Bizim evin oradaki göbeğe geliyorum. Hala polis arkada. Aniden sola kırıyorum. Göbekte bekleyen arabalara çarpıyorum. Sonra gözümü açıyorum. Mali yine arka koltukta. Otelin bahçesindeyiz tekrar. Ona dönüp: "İbne polisin bize yaptırdığına bak, görüyor musun? Allahtan ölünce kaldığımız yerden devam edebiliyoruz..."



Sabah Oldu ve Herkesten Önce Kalktım


İnsanlara kendimi anlatmaktan sıkıldığım günden beri sadece dinliyorum. Ne anlattıklarının hiç önemi olmuyor çoğu zaman. Bu durum karşısında tek yaptığım eski bir dostun tavsiyelerine uymak oluyor sadece. Bir yere odaklanıyorum ve hayal kuruyorum. Onlar anlatıyor, sadece anlatıyor. Bazen kulağım kabarıyor, cevap bekliyorlar, ama ben orada olmuyorum sadece onlar bilmiyor. Sadece odaklanıyorum. Bir duvara yahut buluta…  Şimdi fark ediyorum ki ben artık dinlemeyi seviyorum. Dinliyormuş gibi görünüp dinlenmeyi. Bu nedenle zaten artık sadece yanında konuşmadan oturabildiğim, aptalca şeylerle eğlenebildiğim insanları sever olmam. Benim artık konuşacak kelimelerim yok. Kalmadı çünkü. Tarih değil insan tekerrür ediyor. Bunu biliyorum. Ve şunu artık rahatlıkla söyleyebiliyorum: “Etrafımdaki insanlar ve ben dâhil kimsenin bu hayatı hak etmediğini düşünüyorum”.

Ve bazen saatlerce bir duvara bakabilir bence insan. Ya da ben… O duvarda nelerin yazdığını, hareket ettiğini veya döndüğünü bir ben biliyorum. İnsanlar bilse çok ürkerdi bunlardan. Bilmelerinden korkuyorum. Bir insan karşısındakinin her şeyini bilse bence sevemez onu. Hatta nefret eder. Bir an önce boynunu koparması gereken anın gelmesini bekler. İnsan olmanın doğası bu… Çünkü bilir, zamanı geldiğinde yapmazsa onun bu orospu çocukluğunu yapacağını.

Hiç ortak arkadaşımın olmadığı insanlarla tanıştığımda hep çocuk gibi sevinirim. Bulut geçer. Sonra sıkılırım. Biriyle tanışmanın en ironik tarafı bir süre sonra ondan sıkılman oluyor. Gözyaşları kalır çimende. Ama yine de bana hep her şeyin bariz olduğu bir hayatı yaşamak yerine yanlış anlaşılmaların hakim olduğu bir ölüm daha cazip gelmiştir. Bu nedenle ya zaten uzun zamandır en büyük derdimin beni anlayan insanların hepsinin benden uzakta olması. Ondan ya hep uzaktan bakmalarım. 

Bir zaman lordu dostumun da dediği gibi; bir insanın seni üzebilmesi için önce ümit etmen gerekir. Sonrası çorap söküğü gibidir genelde. Ve zamanlama her şeydir. Her şey yerli yerinde ve tabi ki güzelken bir diğer dostum murphy’nin kuralları devreye girer, değişir tüm dünyan. Ya da mesela uzun zamandır hayatında bir değişiklik olsun diye beklersin. Mutlu olmak, zengin olmak, neye ihtiyacın varsa olsun istersin ya işte. Olmaz. Gerçek bu, çünkü olmaz. Onca zaman sonunda değişen tek şeyin gün adları olduğunu fark ettiğinde artık çok geçtir konuşmak için de ondan.  Olmuyor işte. 

Ama bazen de o gelir aklına güneş kokusu dolar ya ciğerine hani öyle zamanlardan bir an varsay. Birileri gelir, “n’aber?” der, sen de hayatta en kolay söylenen zor şeyi dersin, “iyiyim”. O kocaman kalabalıkların içinde yaşadığın kocaman yalnızlığına rağmen ağzından çıkıverir o küçücük, manasız, ebleh kelime. İyiyim. Saçmadır, ama. Aması falan da yok işte ya, asıl cevap hep eksik.

Bir güzel insan demişti ama çok önceleri. Onu dinlememek için bazen şarkının sesini son ses açıyorum. Ama yetmiyor. Bastırıyor.

Hoşa gitmezse göze batar.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Pis


Kaçta yattığımın hiç bir önemi yok hep aynı saatte kalkıyorum. Çok acayip. İnsan şaşırıyor. Asıl şaşırtan mırıldanarak uyanmam. Neden her gün farklı bir şarkı söyleyerek uyanıyorum bir türlü çözemedim.  Ama eğlenceli bi durum bu tabi, o ayrı. Bide saat 5'te uyanıksam canım istisnasız pizza çekiyor. Sonra yatıyorum, rüyama giriyor. Bide şimdi fark ettim çok ters yatmışım sırtım ağrıyor. Omzumu oynatamıyorum. Hep söylerim kaşık pozisyonu candır. Ama böyle şeyleri de oluyor arada, olmuyor değil. Tabi artık kilonunda etkisi var diyorum. Yine de skolyoz olmam, geçen gün izledim televizyonda, hiç uymuyor bana. Açıkçası ben bile şaşırdım kendimde bir belirti bulamamama. En son hipertansiyondan felç olurum 10 yıla kadar kararına varmıştım oysaki. Hemen bizimkilere ötenazi hakkımı kullanmalıyım dedim. Sonra saçmalama dediler. Ötenazi hakkım yokmuş benim. İnsan kendisinin ölmesine bile karar veremiyor, asıl saçma olan bu değil de nedir?  Yapıyorlar, bende yapıyorum. Ama zevkli. O günden beri izlemiyorum. Nasılsa felç olup sefil bir şekilde ölücem başka bir şeyler bulmama gerek kalmadı diyorum. Saçmalarım. Yoksa sıkıcı olurdum. Sıkıcı insan sıkılıyor genelde. Bide uzun zamandan sonra yine para harcamaya başladım. Fatih dükkânı tekrar açınca nargileyi bedava vermeye başladı. Bedava değil de bedavadan biraz pahalı. Günde bi paket sigara parası gibi para gidiyor. Oysa ben hiç anlamazdım sigara içenleri. Şimdi benzer konuma gelmiş olmam çok komik. Bide satranç oynamaya başladım yeniden. Ağzını burnunu kırıyorum yine herkesin. Çok içine kapanık bir oyun lan o da. Ama oynarken çalan müzikler falan güzel. Bence yani.  Tabi bunun oyunla ilgisi yok.  15 dk. Sonra dersim başlıyor, gitmicem. Ne zaman gitsem bir şey kitliyor onun bunun çocukları. Bu kadar da beceriksiz olunmaz ki. Şimdi bunu oku. 2 saat algılayama ama bu algılayamamanla ilgili dalga geçmicem. Bugün hiç dalga geçesim yok. Resim gönderesim de yok. Genel olarak sıkılman çok komik geliyor, insan çalışırken nasıl sıkılır lan. Saçmalığa bak. Saçma köklü tüm cümleler de saçma amına koyim. O değil de yaz geldi akşamları içmek gerek yea.

10 Nisan 2012 Salı

Kaldırma Kuvveti


Merhaba, beni biliyorsunuz. Çalışmıyorum. Genel olarak karşıyım. Ve 24 yıllık yaşam tecrübeme dayanarak sadece geri zekâlıların ciddiye alındığını pekâlâ söyleyebilirim. Toplum olarak bu kadar sefaleti ve salaklığı sevmeseydik bence bu kadar mal olmazdık. Yaşadığı çevreden mi yoksa doğuştan gelen bir şey mi olduğunu bilemesem de insanlar gırtlağına kadar bok içine battığında bile yaşayabilen varlıklar sonuç olarak. Genel olarak çevremde bulunan insanlar buna benzer sistemlerden muzdarip ve dert yakınanlar olmasına rağmen durmaksızın bu sisteme beni balıklama sokma çabası içinde olanlar. Asalak yaşamlar. Bu nedenle bu ana durum benim dünyamda çok abese iştigal ediyor. Mesela, Ne zaman ortaya kurallar koyucu, emredici birileri çıksa hayran kitlesini gördükçe bu düşünce aklıma pelesenk oluyor. Veya toplumsal geleneklerden midir yoksa insan düşünce yapısından mıdır bilinmez ama kime baksam kafasını kullanmak yerine direktiflere uymayı kendine daha çok yakıştırıyor. Askerlik gibi. Belki de üstüne para verilecek bir yer gibi görünse bile onca problem yaşamam bundandır.

Her insanın vicdanının kiralık katili olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili yüzlerce şey yaşadım, yazmak gibi bir niyetim yok. Çünkü bu sizin de yaşamınızın gerçeği. Geçenlerde bir dizide geçiyordu mesela yediğiniz hayvanların düşüncelerini okuyabilseydiniz kendinizden ne de çok utanırdınız aslında. Bunu söyleyen insanları konukçu olarak kullanan ve yararlanan bir uzaylıydı. Tamamen paralel asalaklıkta bir yaşam. Ama söz konusu kısımda mağdur olan taraf hem türlerimiz olduğunda terazinin kefesi bir anda nasıl da dengeleniyor değil mi? Var olduğunu düşündüğünüz şey var olmasını istediğiniz şey bence. Vicdan mesela. Dünyanın en büyük virüsünün insan olduğu gerçeği karşımızda duruyor ve bununla her gün yüzleşmemize rağmen yaşamaya devam ediyoruz. Hem düşünsenize hayatınız ne kadar pislik içinde de olsa bir süre sonra bu ıslak ve kötü kokulu şeye alışırsınız, aksi takdirde intihar vakaları ne de çok olurdu değil mi? –Ya nolacağdı ya.

Dünyanın en zor işlerinden biri oportünist olmaktır diye düşünmüşümdür hep. Eski kafalıyımdır bu konularda, bu açık. Yavşaklık ruhumda yok. Bazıları doğuştan yeteneklidir böyle şeylere. Hani tek ayak üzerinde kırk yalan söyleyen cinsler, mesela. İnsanlar belli koşullar altında yaşamaya alıştıkça fevkalade yanlış olan şeyleri bile olağan görebiliyor ve üstüne üstlük bunu tüm dünyaya mal edebiliyor. Bu ekonomik düzenin insan psikolojine olan temel etkilerinden biri olarak herkesin zengin olması fikri ile yıkanmış beyinlerin bir yaşam stili olarak görüyorum bunu ben daha çok. Bireyin doğması ile başlayan ve TV, Kitap, Oyun gibi etkenlerle de desteklenen bu süreçte etrafındaki herkesi çıkarları uğruna satabilmesi gerektiği yerde aile, dost vb. kavramların bir kalemde silinebilmesi ve zamanı geldiğinde son darbeyi vurması öğretiliyor. Aynı bir savaş durumu söz konusu buradan bakılınca. Bu insanlara birilerinin onurlu fakat fakir olmanın o kadar da utanılacak bir şey olmadığı öğretilmeli, hem de derhal. Ne kadar acıklı olsa da bir filmde geçiyordu; hayatımız oturduğumuz yerden zengin olmak isteyip zamanla bunun olmayacağını kavrayarak geçiyor diye ve anımsayamadığım bir başka tiyatro oyununda da buna benzer bir şey vardı. Hem de ünlülerinden… Şöyle bir şey anımsıyorum o sahneyi : ”İyi kötü bir maaş bağla hapiste bile kendini özgür hissedebiliyor insan”. Yaşadığım dünyada ve tabi ki sevdiklerimde bu motto ile yaşayan bir çok insan var. Maaşı günüde yatsın yeterli bu tür insanlar için. Ama ne yazık ki bu düşünceye insanlık onurumdan dolayı katılmıyorum. Daha doğrusu yakıştıramıyorum. Yine de düşününce bu görüşe katılmasam da bir süre sonra zorunda bırakılacakmışım gibi kötü bir his var içimde. Çünkü bu sistemin içine, dişlilerin arasına, bir kere girdin mi kendini soyutlayıp kurtarmaz imkansız gibi duruyor, en azından şuan önümde koca bir dağ gibi ve hatta dev okyanus dalgaları kadar gerçek. Ama Einstein’ın dediği gibi dünyada yanlışları görüp de susanlar yanlışları yapanlardan daha tehlikeli, belki bir gün bu sözü anımsayan insanlar “bir dakika ya neler oluyor” derler diye umut ediyorum. Belki.. Ve umuyorum ki bu düzelecektir, bir kâğıdın parmağı kesmesi gibi bir olaydan sonra. Belki yanlışlıkla, belki istemeden…  Sonuçta ortada fevkalade bir yanlış var. Bence tabi. Mesela epey oluyor birkaç yazı okumuştum. Türkiye’de 1970’lerde bir fabrika sahibi ile en düşük düzeydeki işçisi arasında maaş farkı 42 kat iken ki bu bence yine fazla şuan 400 kat civarlarında. Bu 400 kat büyümedeki büyük oran ise yaklaşık son 10 yıllık dönemde inanılmaz bir ivme kazandı. Buna liberalleşme etkisi deniliyor, genel olarak. Bu hızlı liberalleşme bence 1970’ler sonrası köyden kente göç sorunundan daha fazla yaralayacak sosyal ekonomiyi. Ben, öyle görüyorum.  Hatta durumu iki savaşan Afrika ülkesine gönderilen bir diplomatın savaşı engellemeye çalışmak yerine ikisine de birden silah satması gibi görüyorum. Oportünizm kolay iş değildir, en azından bu kadar kolay olmamalı. Bilmem anlatabiliyor muyum. Ya da anlayabiliyor musunuz.

Ağlamanın doğal bir duygu olduğunu düşünmüşümdür hep, gülmek gibi. Ama onun gibi kaypak değil, içten. Son olarak internet  günümüz homosapiensinin ağlama duvarıdır. Öptüm.


7 Mart 2012 Çarşamba

24 Şubat 2012 Cuma

Kafam Büyük-şehir Belediyesi Kadar Kalabalık


Uyandığımda hava genelde karanlık olur. Yüzümü dahi yıkamadan, ilk önce sevdiğim insanları ararım. Gün ışığım derim. Ben insanın hep bir veya iki adet sevdiği bir insan olduğunu düşünmüşümdür, belki de benim yalnızlığımdandır. Bilemedim. Yine de böyle bir tarzım var, beni böyle sevin.  Söz konusu uyanma saatleri olunca sanırım Tokyo saatine göre yaşadığımı belirtmemde fayda var. Düşününce hiç zaman kavramım olmadı gerçeğiyle yüz yüzeyim şuan, ananem gibi. Aslına bakarsanız tam olarak 2006’dan sonra tamamen zaman mefhumumu kaybettim. O yıldan sonra hangi yılda olduğumuzu hiç bir zaman kavrayamadım. Hatta çoğu zaman ayları ve günleri bile. Düşününce bu durumla ilgili aklıma gelen tek şey zamanın ruhunun gerisinde kaldığım, ama bu görüldüğü kadar da kötü bir şey değil. Şuan aklımda kalan tek şey bazı günler, o kadar. Kimlerin doğduğu ve öldüğü günler.

Bir zamanlar çok iyi anlaşıp şimdi hiç anlaşamadığım insanlar var. Bu bana kötü hissettirmiyor ama Heraklitesi hatırlatıyor. Heraklitesi hatırlamak her zaman boktandır, ama gerçekten boktan. Heraklites her zaman bana yalnızlığımı anımsatmıştır nedense. Ve yalnızlıkla ilgili hiçbir çağrışımı olmadığı halde hafızamda… Çok enteresan. Temel olarak aslında onu düşündüğümde genelde aklıma bir şeylere olan bağlılığım gelir. Ve bağlılık insanın yalnızlığının dışa vurumu gibi bir şey… Bir şeylere ne kadar bağlıysa bir insan bence o kadar yalnız. Ailesi, sevdiği oyuncak ayısı, futbol topu, sevgilisi… Çünkü bu bağlılığını kaybedecek ve geçici olarak elde ettiği yalnız olmama halini geride bırakarak yeniden yalnız olacak. Ve komik yanı da bunun alenen ortada duruyor olmasına rağmen bu kendini kandırma oyununa devam etmesi. Düşününce enteresan ve tehlikeli bir paradoks… Ama belki de bırakmaz insanlar bağlandıkları şeyleri ve mutlu olurlar. Değil mi? Olabilir. Çünkü, bence insanın en büyük düşmanı kendisini bu kadar rahat kandırabilen kendisi ve söz konusu mutsuzluk tehlikesi ise bu insansal-minsansal şeyler son derece aktif olarak durumu kurtarabilir. Belki.

Herhangi bir ilişkinin temelinde yatan şey kendini pazarlama sanatıdır. Böyle düşünüyorum. Bu pazarlama sanatında kullanılan temel parametreler ise insanın daha önceden yaşadığı temel acınası durumlardan gelir.  Düşününce hem John Smith’in Yeni Dünya kitabındaki düşüncelerin bu kadar tutması da buna bağlanabilir belki. Yine de insana dönersek eğer bence insanın gerçek zenginliği onun hayal kırıklıklarında yatıyor. Sonrası onları birilerine döküp kendini pazarlamasında… Ben mesela kış aylarında insanlarla tanışmayı çok severim, çünkü her zaman daha kolay olur. Genellikle kar yağdığında düşerim ve gülerim. Bence karda düştüğünde gülmeyen insanlar çocukluğunu yaşayamamış insanlardır. Acınası bir hayatı olan zavallılardır. Hemen anlarım, geçmişlerinin bom boş geçmiş bir zaman olayından ibaret olduğunu ve hemen uzaklaşırım, çünkü bu tip insanlar bir süre sonra senin anılarını kendi anıları yapmaya kalkarlar. Böyle insanlar sevilir genelde, bence sevilmemeli. Basit, küçük ve hatta pembe görünen bir yalanın bile ne kadar derin sonuçlar doğuracağını tahmin edemeyeceğiniz kadar çok gördüm, çünkü. Belki siz görmediniz, o halde yaşayıp görmeniz gerekli. Yalanlar insanları olmak istediği ama olamadığı yaşamları yaşıyormuş hissettirir, sırf beğenilme-takdir görme duygusunu yaşamak için. Ama size tavsiye hayatınız her şeyden değerli, sizden bile ve bence başkalarının istediği gibi olmak ile geçirilemeyecek kadar önemli bir mesele.


Arada sırada oluyormuş gibi görünse de bazen 1 dakika önce düşündüğüm şeyleri unutabiliyorum, sonra onu hatırlamak için en az 10 dakikamı harcıyorum. Hatırlayamıyorum. Sonra da kendimi kandırıyorum demek ki hatırlamasam daha iyiymiş diye. Bunu sıklıkla tekrar edip gün içindeki vaktimi böyle şeyler yaparak geçiriyorum.  Bu esasında canımı sıkan bir durum... Bu nedenle de düşüncelerimi hep yazmaya karar verdim. Fazla uzun sürmez ama çabuk sıkılırım, tahmin edebiliyorum.  Yine de düşününce bu şey insanı inanılmaz yalnız yapan şeylerden biri gibi sanki. Konuşmak gibi ama biraz daha farklı... Mesela artık çok konuşmayı sevmiyorum, önceden severdim ama şimdi vazgeçtim. Konuşmak da insanı sıkıyor bir yerden sonra. Yorucu çünkü. Konuşmak değil konuştuklarını mantıklı temellere dayandırıp özünde bu lafları karşındakine dikte etmek. Ve bu olduktan sonra geriye tek sen kalıyorsun. Farklı olmuyor karşındaki. Sıkıcılaşıyor ortam. Yalnız oluyorsun, konuşarak. Sana bunca yıldır söylenenlerin aksine. Bu nedenle bir süre sonra konuşmayı sıkıcı ve zahmetli bir iş buldum, bazı şeyler için bence kimseye ihtiyacım yok. Ama bazen yanında birileri olunca ve hiç karışmadan ona bir çocuk gibi mutluluk için yeterli ve son derece eğlenceli oluyor, bence. Mesela tahterevalli.

Bazı kavramlar üzerine o kadar çok düşünüp konuştum ki artık düşünmek bile istemiyorum. Toplumlar, sınırlar, yok sayılan insanlar, dinler, cinayetler, politika… Yoruyor beni artık bu şeyleri konuşmak. Ağız mastürbasyon gibi geliyor hatta. Bir ortamda sırf görüşlerimin sivriliği yüzünden açıldığını bildiğim yerlerde bile hiç umursamadan kaçıyorum bu tip şeylerden. Uyuşturucuyu azalt deyip kaçıyorum. Ölümün olduğu bir gerçeklikte insanoğluna atılmış daha büyük ne gibi bir kazık olabilir ki diğer konular önemli olsun diye düşünüyorum sadece bu aralar. Bu cevabını bulamadığım soru beni benden alıyor bazen saatlerce. Yine de bir cevabı yok bence. Bu konuyu geçenlerde yakın arkadaşlarımdan biriyle konuştum intikam cevabını verdi, ilk başlarda düşününce minik beyinlerimize mantıklıymış gibi gelse de sonra fanatizmin doğurduğu bir gerçekliğin hiç de önemli bir şey olamayacağı son yargısına kapılarak biraz da ters psikolojiden yardım alarak şu cümleleri söyledim ona; “Düşünsene adam çocuğunu öldürüyor sen affediyorsun, sonra tanrı affetmiyor. Tanrı’ya ne oluyor ki amına koyim?”. O günden beri konuşmuyoruz pek, hatta hiç. Bazı insanlar düşüncelerinin salt doğruluğuna inanır bence dünyanın en çok değişen şeyidir düşünceler ve bu yine bana Heraklites’i hatırlatır. Ve onu hatırlamak her zaman boktandır, gerçekten boktan.
Bu arada bulursanız söyleyin lütfen bana, önce sarhoş olup sonra konuşalım. Ama artık 4 birada sarhoş olamıyorum. Şimdi sarhoşluk benim için de masraflı ve vakit alan bir iş.

Yaralarınız benden önce de vardı. Ben sadece kanadığını söyledim, iyileştireceğimi değil.